Bediüzzaman’ın KÜRT DEVLETİ Kurulması İle İlgiliİ Düşüncesi..

Derleyen: Muzaffer Deligöz
Eastern News Agency – ENA

Kürt Teâli Cemiyetinin reisi olan Seyyid Abdülkadir’den gelen Kürdistan Devleti Kurma teklifine Bediüzzaman Said Nursi şu cevabı veriyor:
“Allah u Zülcelâl Hazretleri Kur’an-ı Kerim’de “Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı ilahî karşısında düşündüm. Bu kavmin, bin yıldan beri âlem-i islamın bayraktarlığını yapan Türk Milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zamanki islam âleminin nüfusu) kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi (bir kısım kürtçü) kimsenin peşinden gitmem.” (Necmeddin Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursi, s.233-234.)

Kürt Teali Cemiyeti reisi Seyit Abdülkadir’in Kürdistan devleti kurma teklifini şu sert cevapla reddetmiştir: “Allahü Zülcelâl Hazretleri, Kur’an-ı Kerim’de, Öyle bir kavim getireceğim ki, onlar Allah’ı severler, Allah da onları sever’ diye buyurmuştur. Ben de bu beyan-ı İlâhî karşısında düşündüm ki bu kavmin bin yıldan beri Âlem-i İslâm’ın bayraktarlığını yapan Türk milleti olduğunu anladım. Bu kahraman millete hizmet yerine, dört yüz elli milyon hakikî Müslüman kardeş bedeline, birkaç akılsız kavmiyetçi kimsenin peşinden gitmem.” (Mülâkat, Nurculuk Hakkında, İstanbul, 1976, Yeni Asya Yay., s. 38; Şahiner, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman, s. 228-229; Zekeriya Yıldız, a.g.e., s. 180; Kalafat, a.g.e., s. 294, 298-300)

Müftüler nasıl nikah kıyacak ?

İnsanlar inceleyip, araştırıp tavır koymak yerine, ilk akıllarına geldiklerini söyleme alışkanlığında.

Mesela müftülerin nikah kıyma yetkisini duyunca; Müftü her gelenin nikahını kıyacak zannediyorlar.

Şu anda Anayasa mahkemesinin; dini nikah kıydıranlara şartları ne olursa olsun ceza verilemeyeceğine kararı var (ANAYASA MAHKEMESİ KARARI – Esas: 2014/36 Karar: 2015/51 Karar Tarihi : 27.5.2015) Bu karar olduğuna göre, zaten müftü isteyen herkesin dini nikahını kıyar, bu da suç olmaz. Dikkat ediniz, DİNİ NİKAHI diyorum.

MEDENİ NİKAH ise, sadece BELEDİYELER, NÜFUS MÜDÜRLERİ, KÖY MUHTARLARI (mahalle değil) ve Yurtdışında TÜRK KONSOLOSLARINCA kıyılabilir,

Medeni nikah ile dini nikah arasındaki fark nedir?
MEDENİ NİKAH, MEDENİ KANUNA GÖRE, tarafları karı-koca kabul eder, bunların hukuki haklarını korur. Mesela mirasçı olma, boşanma, çocuğun velayeti, suçlu tarafa boşanma tazminatı, çocuk ve kadım için nafaka vs gibi hususlar hakkında hakim kararı ile hak kazanır.

DİNİ NİKAH ise, evlenenlere; çocukların nüfusa tescili dışında medeni bir hak sağlamaz. Toplum nazarında evli oldukları kabul edilir ama özellikle kadının TC KANUNLARINA GÖRE bir hakkı yoktur. Erkek istediği zaman hiç bir mahkeme kararı olmadan kadını bırakabilir.

Bu konunun inceliklerini uzun uzun saymadan diyebiliriz ki; Dini nikah, bugün TC KANUNLARINA göre Medeni nikah gibi kadını koruyamamaktadır.

İşte, müftüler şimdi aynı Belediyeler, Nüfus Müdürleri, Köy muhtarları ve Konsoloslar gibi TC Medeni kanununa göre nikah koyabileceklerde

Bu nikahın kıyılması için müftülüğe gidip “nikahımızı kıyın” demek yeterli değildir. Aynen belediyeler gibi önceden bazı belgeler istenir. Müftü de aynen bunları isteyecek.
1. Evlenme beyannamesi,
2. Nüfus cüzdanları ve fotokopileri,
3. Evlenmeye engel hastalığın bulunmadığını gösteren sağlık raporu-rapor alınmazsa evlenme yapılamaz,
4. İkametgah Belgesi,
5. 4’er adet fotoğraf (Kadınların, alın, çene ve yüzleri açık olmak şartıyla başörtü ile çekilmiş fotoğrafları kabul edilir)
6. Nüfus kayıt örneği veya evlenme ehliyet belgesi: (Nüfus Müdürlüğü’nden alınmış)
7. Rıza Belgesi: Yaşlarının küçüklüğü veya hacir altına alınmış olmaları sebebiyle evlenmeleri anne, baba veya vasinin rızasına bağlı olanlar için..

işte bu belgeler verildikten sonra, Müftü veya evlendirme memuru bunların inceler, gerekirse doğruluğunu araştırır,

Bundan sonra nikah tarihi verilir. Bu nikah tamamen Medeni Kanuna uygun yapılır. Bu nikahtan sonra taraflar gelmişken dini nikahımızı da kıydıralım derlerse, müftü veya başka biri bu nikahı kıyar ve suç olmaz.

Şimdi benim güzel ülkemin güzel insanları ne olduğunu araştırmadan, okumadan (Müftü nikah kıyacak) diye tencere, tava ile yürüyüş yaparlarsa buna muhalefet denmez, cahillik denir.

Muzaffer Deligöz


Yorum Yap

Kılıçtaroğlu da Başbakan da Kanunu Bilmiyor: Muhtarların Zaten Nikah Kıyma Hakkı Var..

CHP Genel Başkanı yeni bir teklif getirdiğini sanarak beyanatı patlattı:Muhtarlara Nikah Kıyma Yetkisi Verilsin…

Başbakan, CHP Genel Başkanına cevap olsun diye; danışmanlarına sormadan Cevap verdi:”Muhtarlar da nikah kıyacak, Medeni Kanuna koyuyoruz.”

Siyasiler böyle beyanatlar verirken mevzuatı bile Hukukcular da kıs kıs gülüyorlar. Zira; Son büyükşehir yasası değişikliğiyle büyükşehirlerde mahalleye dönüştürülen köylerimizden 16 bin 82 muhtarlığımızın nikâh kıyma yetkisi ortadan kalktı ama mahalle muhtarlığı olmayan 37.000 köy bulunuyor. Bunların Muhtarlarının aynen Belediye Nikah Memuru gibi resmi nikah kıyma hakları var. Müftülerimiz de son çıkan kanunla Medeni Kanuna göre nikah kıyacaklar. BU, dini nikah olmayacak. Taraflar isterse Medeni nikahtan sonra Müftüler dini nikahı kıyabilirler. Bilindiği gibi, medeni nikah olmadan dini nikah kıymak suç idi, Ancak Abayasa Mahkemesi bunun suç olmadığına karar verdi. Müftülere verilen bu yetki ile sorun çözülmüş oldu.

Yahu, Muhtarların zaten nikah kıyma yetkisi var. Olan şeyi yeniden nasıl getireceksiniz?

Siyasetimizin kısırlığı mı desek acaba?

5490 sayılı NÜFUS HİZMETLERİ KANUNU
Kabul Tarihi : 25/4/2006
R.Gazete Tarihi: 29/4/2006 Sayı:26153

İKİNCİ BÖLÜM
Evlenme

Evlendirme yetkisi
MADDE 22- (1) Bakanlık, evlendirme işlemlerinin nüfus ve vatandaşlık hizmetlerinin bütünlüğü içerisinde yürütülmesi için gereken her türlü tedbiri alır ve uygular.
(2) Evlendirme memuru; belediye bulunan yerlerde belediye başkanı veya bu işle görevlendireceği memur, köylerde muhtardır. Bakanlık, il nüfus ve vatandaşlık müdürlüklerine, nüfus müdürlüklerine ve dış temsilciliklere evlendirme memurluğu yetkisi ve görevi verebilir. Eşlerden birinin yabancı olması halinde evlendirmeye, (…)(1) belediye evlendirme memurlukları ile nüfus müdürleri yetkilidir. (1)

BİZE DE; BUYRUN DOSTLAR CENAZE NAMAZINA. DEMEKTEN BAŞKA BİR ŞEY DÜŞMÜYOR..

Muzaffer Deligöz – ENA

Barzani’ye Hatırlatmalar..

Muzaffer DELİGÖZ
Eastern News Agency (ENA)

Barzani’nin Al-Arabiya TV na verdiği röportajda Türkiyeyi nasıl tehdit ettiğini yazmıştık.

Ayni Barzani’nin

Babamın vasiyeti diye Rahmetli Özal’a söylediği “Bugün hayattaysanız bunu Türk ordusuna ve Türklere borçlusunuz, bunu hiç unutmayın. Bir Türke silah çekerseniz bu dünyada da, öbür dünyada da hakkımı helal etmem. Biz işte bu vasiyetle büyüdük, deyip, “Kerkük ve Musulu da Türkiye sınırlarına dahil edin

talebini de okuduk.

Başbakanlığı döneminde Sayın Erdoğan, bu bölgeye yapılacak ihracatlar ile müteahhitlik hizmetlerinin ve de petrol varlığının hatırına eskileri unutmuş göründü. Tekrar yakınlaşma oldu. Türkiye Kuzey Irak’a büyük yardımlar yaptı. Gün geldi memurlarının maaşını ödeyemediler, yardımlarına Türkiye koştu. Gün geldi askerlerini Türkiye eğitti, gün geldi, çıkardıkları petrolü satamadılar, Türkiye petrol satışını üzerine aldı. Böylece güzel imkanlara kavuştular

Şehirleri imar edildi, Hava Limanları bölgenin en güzel mimari eseri olarak Türklerce yapıldı. Rahata erdiler, güzel imkanlara kavuştular. Halk memnundu ama, liderler asırlardır genlerine işlemiş “Devlet Kurma” fikri uğruna bölgede gözü olanların gazına gelip, maceraya giriştiler, herşeyi berbat ettiler. Sonuçta tüm destek verenler, kendilerine sırtını çevirdi ve yalnız kaldılar.

Bütün sınır kapıları kapandı, Hava sahasında uçakların seyri yasaklandı, Petrolleri depolarda kaldı. Merkezi Irak Yönetimin askerleri ile savaşa giriştiler ilk günden peşmergeleri silahlarını bırakıp kaçtılar. Bazılarının objektifler önünde ağlayarak diğer kürtleri suçladıklarına şahit olduk.

Halbuki, bunun böyle olacağını, 2014 de Kobani’de İŞİD le savaşmaya giden PKK ve Peşmergelerin geri dönmelerini hatırlamalı idiler. Savaştan kaçan 200.000 den fazla Kobani Kürdünü yine sığınmacı olarak Türkiye kabul etti.

Irak ordu birlikleri ve Haşdi Şabi milisleri, artık Barzani’nin başkenti Erbil çevresinde devriye geziyor. Peşmerge’nin terk ettiği Sincar’daki Barzani posterleri ve Kuzey Irak Kürt bayraklar yerlerinden söküldü. Barajlar, Hv Alanları, Petrol sahaları, kasabalar bir günde Merkezi Irak güçlerinin eline geçti. Barzani’nin peşmergeleri ağlayarak savaş alanından kaçtılar.

Barzani bu savaş gücüne güvenerek, ağababası Türkiye’ye meydan Okuyor:

“Ne askeri güçlerinden, ne de Diplomatik güçlerinden korkmuyorum”
“…eğer birkaç Türkmen için Kekük meselelerine müdahale ederlerse, Biz de 30 milyon kürt için müdahele ederiz.”
“Türkiye’nin Kerkük meselesine karışmasına izin verilemez. Eğer kendinde bunu yapma hakkını görüyorsa, O zaman biz de Diyarbakır ve Türkiye’deki diğer Kentlerin meselelerine müdahele ederiz.”

Çavuşoğlu:

Yanlış hesap Bağdat’tan döndü

diyor…

AYASOFYA

Fâtih Sultan Mehmed Han tarafından 1453 (H. 857) târihinde İstanbul feth edilince câmiye çevrildi. Fâtih Sultan Mehmed Han kubbeye kadar çıkıp, bina ve çevresini harap görüp tamire karar verdi. Burada ilk Cuma namazını büyük âlim Akşemseddîn kıldırdı. Fâtih Sultan Mehmed Hân Ayasofya’yı hayrâtının ilk eseri olarak, kıyamete kadar câmi kalmak şartıyla vakf etti. Câminin yanına da bir medrese yaptırdı. Bu medresede ilk defa büyük âlim Molla Hüsrev ders okuttu. İlk olarak batıdaki yarım kubbenin yanındaki baskı kuleciklerinden güneydekinin üstüne ahşap bir minare yapıldı. Bu minare 1574 tarihindeki tamirde kaldırılarak, câminin güneybatı köşesine tuğladan bir minare yaptırıldı. Fâtih Sultan Mehmed Han’dan sonra pâdişâh olan ikinci Bâyezîd Han da saray kapısı köşesindeki İkinci minareyi yaptırdı ve Fâtih’in kurduğu medreseyi genişletti. Kânûnî Sultan Süleymân Han, Budin’in fethinden sonra oradaki baş kiliseden alınan tunç şamdanlar üzerine manzum birer kitabe yazdırarak 1526’da mihrabın iki yanına yerleştirdi. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın oğlu ikinci Sultan Selîm Han da câminin etrafını saran ve yapıya zarar veren evleri yıktırarak sedlerle tahkim ettirdi ve kuzey tarafına iki minare yaptırdı.
(Alıntı:http://osmanli-devleti1299.tr.gg/)

Mesut Barzani’nin 2007 de Türkiye’yi tehdit etmesinin detayı..

Muzaffer DELİGÖZ
Eastern News Agency (ENA)

Geçtiğimiz yıllarda Türkiye ile sarmaş dolaş olan Kürt Lideri Mesut Barzani; çok değil 12 yıl önce 06.04.2007 tarihinde Al-Arabiya Tv. da yaptığı bir şöyleşide Türkiyeyi tehdit etti. Gerçi 2007/Şubat ayında da aynı şekilde çok ağır ifadelerle Türkiye’yi tehdit etmişti.

Bu tehditleri açıklamadan önce, ayni Barzani’nin Cumhurbaşkanı Rahmetli Özal’a söylediği sözlere bakalım.

Merhum Turgut Özal’ın koruma Müdürü Musa Öztürk anlatıyor:

– Mesut Barzani ile Talabani, Hilton’da kalıyorlar. Turgut Bey’in talimatı üzerine ikisini de çağırdık hemen geldiler. O görüşmede Mesut Barzani aynen şöyle dedi:


‘TÜRK’E SİLAH ÇEKMEYİN’

“Geçmişteki Mahabat Kürt Cumhuriyeti’nin Genelkurmay Başkanı babam Molla Mustafa Barzani ve arkadaşlarını İranlıların zulmünden Türkler kurtarmış. Babam hep bize vasiyet ederdi: “Bugün hayattaysanız bunu Türk ordusuna ve Türklere borçlusunuz, bunu hiç unutmayın. Bir Türke silah çekerseniz bu dünyada da, öbür dünyada da hakkımı helal etmem. Biz işte bu vasiyetle büyüdük.”


BİZİ VİLAYETİNİZ YAPIN

Barzani ve Talibani’nin istekleri şuydu: “Nasıl Mardin, Diyarbakır bir vilayetinizse bizim bulunduğumuz bölgeyi de iki vilayet yapın, sınırlarınızı genişletin. Bizim Türkiye’den bir hak talebimiz yok, soydaşlarımıza hangi haklar veriliyorsa onların fazlasını istemiyoruz. Saddam bize bu hakları hiç tanımadı, sadece zulmetti. Gelin buraya girin, biz de sizi sonuna kadar destekleyeceğiz. Bilahare Kerkük ve Musul da birer Türk vilayeti olsun, Türkmenler orada rahat etsin, biz de yardımcı olalım.” Turgut bey ikisini de dikkatli dinledi ve hiç cevap vermeden uğurladı.

(Öztürk, 6 Mayıs 2002 ‘de Hürriyet’teki röportaj)

Molla Barzani’nin Bağımsız Kürt Devleti İdeali.. -2-

Muzaffer DELİGÖZ
Eastern News Agency (ENA)

Şu anda bütün dünya, Kuzey Irak Kürtlerinin yapmış olduğu referandum sonucu bir savaş çıkıp, çıkmayacağı konusunu konuşuyor. Irak Parlamentosunun aldığı asker sevki kararı yanında; TBMM de Hükümete Kerkük’e asker sevki yetkisi verdi. Türk Ordusu 25 gündür Irak sınırının sıfır noktasında Irak Ordusu ile birlikte askeri manevra yapıyor.. İran ve Türkiye; Kuzey Irak’a giden Kara ve Hava sahalarını ve kapılarını kapattılar. Bütün Havayolları Kuzey Irak’a yaptıkları seferleri sonlandırdı. Bütün bunlar gelmekte olan bir savaşın kokusu olarak algılanıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, İran Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ile yaptığı ortak basın toplantısında, Irak Kürt Bölgesel Yönetimi’nde yapılan referandumu sadece İsrail’in tanıdığını söylerken “MOSSAD’la masaya oturarak verilen karar meşru olamaz, gayrimeşrudur” dedi.

MOSSAD haberi basın tarafından bir süredir ele alınmakta ise de, ilk defa bir Devlet adamı tarafından söylendi. Barzani’nin referandumdan günler öncesi MOSSAD yetkilileri ile yaptığı gizli toplantının detayları basında yayınlandı.

Bundan daha önemlisi ise; referandum konusunda Barzani’yi destekleyen tek devlet İsrail oldu. Gerek Kuzey Irak’ta gerekse dış Devletlerde Kürtlerin yaptığı gösterilerde İsrail Bayrağı Kuzey Irak Bayrağı ile birlikte sallandı.

Osmanlı Vilayeti Musul’un Başına Gelenler

Sezen Kılıç
Alıntı: http://www.atam.gov.tr/dergi/sayi-71/musul-sorunu-ve-lozan

ÖZET

1118’den itibaren bir Selçuklu toprağı ve 1517’den itibaren de bir Osmanlı vilayeti olan Musul, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra Mondros Mütarekesi’nin 7. maddesi bahane edilerek İngilizler tarafından işgal edilmiş, bunun üzerine İngilizlerle Türkler arasında şiddetli bir mücadeleye sahne olmuş, sorun silahlı mücadeleyle çözülememiş ve konu Lozan Konferansı’na bırakılmıştır. Musul bu konferansta büyük tartışmalara neden olmuştur. Ancak Musul’un statüsü burada da kesin olarak belirlenemediği için sorunun çözümü bir sonraki görüşmelere ertelenmiş, bu görüşmelerden de bir sonuç alınamaması üzerine 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması’yla İngiliz mandasındaki Irak’a bırakılmıştır. Makalede, Musul’un bugünkü Türkiye Cumhuriyeti toprakları içerisinde yer almamasının nedenleri hakkında bilgi verilecektir.

GİRİŞ

Anadolu ile Asya arasında tarihi bir yol üzerinde bulunan Musul, geçmişte önemli bir kültür ve medeniyet merkezi olduğu gibi yer altı ve yer üstü zenginliğiyle de bir çekim alanı olmuştur. İslamiyetten önce Asur ve Babil uygarlıkları, İslamiyetin yayılmasıyla birlikte Emevî ve Abbasî Devletleri burada kurulmuştur. Musul, Selçuklulara, Zengilere, Erbil Atabeyliği’ne, Karakoyunlu’ya, Akkoyunlu’ya ve Safevilere de yurt olmuş ve Yavuz Sultan Selim zamanında Osmanlı toprağına katılmış ve Kanuni Sultan Süleyman döneminde de bir Osmanlı vilayeti hâline gelmiştir. Musul, 19. yüzyıldan itibaren petrol yataklarıyla batılı ülkelerin dikkatini çekmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmasını fırsat bilen ve bölgenin işgali için zaten önceden plan yapan İngiltere, 3 Kasım 1918’de başlattığı askerî harekâtla 15 Kasım 1918’de Musul’u işgal etmiştir. İngiltere, bölgede egemenlik kurabilmek için bölge halkının etnik ve dinî yapısının çeşitliliğini kullanarak bölgede bulunan Müslüman ve gayrimüslimleri Osmanlı Devleti’ne ve birbirlerine karşı kışkırtmıştır. Birinci Dünya Savaşı sırasında bölgede Kürtler, Türkmenler, Araplar, Süryaniler, Keldaniler, Yakubitler, Nesturiler ve Ermeniler yaşamaktadır.

1926 Ankara Antlaşmasına göre Türkiye’nin Musul’a Müdahale Hakkı..

TÜRKİYE’NİN MUSUL’A ASKERİ MÜDAHALE HAKKI

Muzaffer DELİGÖZ
Eastern News Agency (ENA)

Misak-ı Milli sınırları içinde kalan Kerkük ve Musul, 1926 yılında yapılan Ankara Antlaşması ile toprak bütünlüğü sağlanması şartıyla terk edilmişti. Bugün ortaya çıkan durumun hukuki yönü Ankara Anlaşması olmaktadır.

1926 ANKARA ANTLAŞMASI – MUSUL’U NASIL KAYBETTİK!

Musul Mondros Ateşkes Antlaşması’nın imzalandığı sırada Osmanlı Devleti’ne bağlıydı. İngiltere, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın 7. maddesine dayanarak, antlaşmanın imzalanmasından birkaç gün sonra Musul’u işgal etti. Milli Mücadele’nin zor koşulları içinde TBMM Hükümeti bu bölgeyle ilgilenemedi.

Türkiye, Lozan Konferansı’nda Musul ve Kerkük’ün Misak-ı Millî sınırları içerisinde yer aldığını söyleyerek İngiltere’den Musul’un kendisine bırakılmasını istedi. İngiltere, bu bölgenin Milletler Cemiyeti’ne götürülmesi kararlaştırıldı.

Musul sorununun çözümlenmesi için İngilizlerle ilk kez 1924 yılında İstanbul’da Haliç Konferansı’nda görüşmeler yapıldı. Bu görüşmelerde İngilizler’in Musul Vilayeti’nin yanısıra Hakkari’yi de talep etmelerinden ötürü anlaşmaya varılamadı.

İngilizler, anlaşmayı zorla kabul ettirmek için Türkiye’ye bazı olayları bahane ederek bir ültimatom verdi. Verilen ültimatomda, İngiltere’nin isteklerinin kabul edilmemesi durumunda askeri müdahalenin yapılacağı belirtildi.

Türk hükümeti ise, İngiltere’nin verdiği ültimatoma karşılık olarak, olası bir askeri müdahalede sınırlarını ve bağımsızlığını korumak için her türlü önlemi alacağını ve karşılığını vereceğini bildirdi.

Türk hükümetinin verdiği sert ve kesin karar karşısında cesaret edemeyen İngiltere herhangi bir harekette bulunmadı. 1926 yılında Milletler Cemiyeti’ne taşınan Musul sorunu, burada da çözülmedi ve Yüksek Adalet Divanı’na taşındı.

Bunun üzerine, 1926 yılında Musul Sorunu Milletler Cemiyeti’ne götürüldü. Sorun burada da çözümlenemeyince Yüksek Adalet Divanı’na verildi. Burada da olumlu bir sonuç alınamadı. Nihayet, İngilizlerle Ankara’da bu konu üzerinde yapılan görüşmeler bir anlaşma ile sona erdi.

Sonuç olarak 5 Haziran 1926 tarihinde Ankara Antlaşması imzalandı.7 Haziran 1926 tarihinde TBMM’de onaylandı ve kabul edildi.